Demokrasilerde tartışılması gereken en önemli konulardan biri şudur: Asıl olan milletin iradesi midir, yoksa makamların gücü müdür? Devleti ayakta tutan kurumlar elbette önemlidir. Ancak o kurumların meşruiyet kaynağı da millettir. Çünkü sandıkta söz söyleyen halk, sadece yöneticileri değil, aynı zamanda devlet anlayışını da belirler.

Milletin seçtiği kişiler halkın doğrudan iradesini temsil eder. Belediye başkanından milletvekiline kadar seçilmiş her isim, vatandaşın oyuyla görev alır. Devletin atadığı bürokratlar ise devlet düzeninin devamlılığını sağlar. İkisi de önemlidir ama biri halkın sesini, diğeri devletin işleyişini temsil eder. İşte denge tam da burada kurulmalıdır.

Sorun, seçilmişlerle atanmışların karşı karşıya getirildiği zaman başlıyor. Oysa demokratik bir hukuk devletinde ne seçilmişler devlet kurumlarını yok sayabilir ne de atanmışlar millet iradesinin üstünde bir güç gibi davranabilir. Çünkü devlet millet için vardır; millet devlet için değil.

Tarih boyunca milletin sesinin bastırıldığı dönemlerde toplum huzurunu kaybetmiştir. Halkın iradesine kulak verilmediğinde güven azalır, kutuplaşma artar. Tam tersine, milletin seçtiğiyle devletin atadığı aynı hedefte buluştuğunda ülkeler güç kazanır. Hizmet büyür, adalet duygusu güçlenir, vatandaş devlete daha fazla bağlanır.

Bugün toplumun beklentisi kavga değil uyumdur. İnsanlar makam savaşları görmek istemiyor. Vatandaşın istediği şey nettir: Kendisine hizmet eden, sorun çözen, millete tepeden bakmayan bir yönetim anlayışı.

Çünkü asıl olan makamlar değil, millettir. Makamlar geçicidir ama millet kalıcıdır. Devletin gerçek gücü de milletin güveninden gelir.